
FAYYUM PORTRELERİ
Portre resimleri dönem insanlarını ölümsüzleştirmek üzere pek çok medeniyette kullanılmıştır. Bilinen en eski portre 2006’da Fransa’daki Angouleme yakınlarında yer alan Vilhonneur mağarasında keşfedilen ve 27000 yıllık olduğu tahmin edilen duvar resmidir. Önemli kişilere ait olmadığı bilenen en eski portrelerden bazıları ise Fayyum-mumya portreleridir. Roma döneminde Mısır’ın Fayyum bölgesinde mumyaların konulduğu tabutlara çizilen bu gerçekçi betimlemeleri içeren portreler çeşitli freskler dışında bugüne ulaşmış olan tek Roma dönemi portre türü olarak bilinmektedir.
Fayyum, Kahire’nin yaklaşık yüz kilometre güneyinde, Mısır’ın batısındaki çöl bölgesinde yer alır. Firavunların yönetiminde kalan bölge, M.Ö. 332 yılında Büyük İskender tarafından fethedilerek, Yunan hanedanlarından Ptolemaioslar tarafından yönetilmeye başladı. Mısır’ın birçok bölgesinde yayılmaya başlayan Yunan kültürünün yanı sıra resmi dilleri de Grekçe olarak kabul edildi. M.Ö. 1. yüzyıla gelindiğinde ise Fayyum’da nüfusun yaklaşık yüzde otuzu Antik Yunanlardan oluşuyordu.
Yunanlar, M.Ö. 31 yılında Roma İmparatorluğu hakimiyeti altına girildiğinde bazı ayrıcalıklarını yitirmelerine rağmen, yerli Mısır halkına oranla toplumdaki saygın konumlarını korudular. Mısırlılar, ölüm sonrası ruhun yaşadığına ve o ruhun kendi vücudunu aradığına inandıklarından dolayı mumya yapımına önem verirlerdi.
Antik Yunanlar da bu inanışı benimseyerek ölülerini mumyalamaya başladılar. Klasik sanat anlayışlarını bu mumyalarla harmanlayarak mumya masklarını yarattılar. Bu geleneği sonradan başa geçen Romalılar da uyguladılar ancak diğerlerinden farklı olarak mumyaların yüzlerine masklar yerine ölen kişiye ait ahşap mumya portreleri yerleştirdiler. Dolayısıyla Fayyum portreleri hem Mısırlı hem de Romalı kültürlerden beslenmiş eserler oldu.
Ölümden sonra çeşitli ilaç ve yöntemlerle mumyalanan beden sargılarla sarıldıktan sonra kişinin portresi cesedin yüz bölgesine yerleştiriliyordu. Bu işlemden sonra mumya, insan şeklindeki bir sandukaya dikey bir şekilde konuluyordu. Ölen kişinin yaşamdaki gibi ayakta olması üzerine uygulanan bir gelenekti. Daha sonra sanduka mühürlenir ve üzerine kişinin isminin ve mesleğinin belirtildiği yazılar konulurdu.
Çoğunlukla meşe, çınar, selvi, limon, incir, sedir ve narenciye gibi sert ağaçlardan üretilen levhalar zımparalanarak pürüzsüz hale getirildikten sonra astarlanarak resim çizmeye uygun hale getiriliyordu. Dönemin modası hakkında da bir kaynak niteliğinde olan portreler, Roma modasını yansıtan kıyafetler ve saç şekillerinin yanı sıra, çoğunlukla dönemde kullanılan altın, zümrüt, akik, lal, ametist ve inciden oluşan mücevherlerle de resmediliyordu. Saç şekilleri ise çoğunlukla kalın bukleler ve gevşek topuzlardan oluşuyordu.
Birbirlerine çok benzeyen portrelerde yalnızca gözler, yüze oranla büyük betimlenmiş, bu betimleme ile de portrenin etkileyiciliği arttırmıştır.
Fayyum, Kahire’nin yaklaşık yüz kilometre güneyinde, Mısır’ın batısındaki çöl bölgesinde yer alır. Firavunların yönetiminde kalan bölge, M.Ö. 332 yılında Büyük İskender tarafından fethedilerek, Yunan hanedanlarından Ptolemaioslar tarafından yönetilmeye başladı. Mısır’ın birçok bölgesinde yayılmaya başlayan Yunan kültürünün yanı sıra resmi dilleri de Grekçe olarak kabul edildi. M.Ö. 1. yüzyıla gelindiğinde ise Fayyum’da nüfusun yaklaşık yüzde otuzu Antik Yunanlardan oluşuyordu.
Yunanlar, M.Ö. 31 yılında Roma İmparatorluğu hakimiyeti altına girildiğinde bazı ayrıcalıklarını yitirmelerine rağmen, yerli Mısır halkına oranla toplumdaki saygın konumlarını korudular. Mısırlılar, ölüm sonrası ruhun yaşadığına ve o ruhun kendi vücudunu aradığına inandıklarından dolayı mumya yapımına önem verirlerdi.
Antik Yunanlar da bu inanışı benimseyerek ölülerini mumyalamaya başladılar. Klasik sanat anlayışlarını bu mumyalarla harmanlayarak mumya masklarını yarattılar. Bu geleneği sonradan başa geçen Romalılar da uyguladılar ancak diğerlerinden farklı olarak mumyaların yüzlerine masklar yerine ölen kişiye ait ahşap mumya portreleri yerleştirdiler. Dolayısıyla Fayyum portreleri hem Mısırlı hem de Romalı kültürlerden beslenmiş eserler oldu.
Ölümden sonra çeşitli ilaç ve yöntemlerle mumyalanan beden sargılarla sarıldıktan sonra kişinin portresi cesedin yüz bölgesine yerleştiriliyordu. Bu işlemden sonra mumya, insan şeklindeki bir sandukaya dikey bir şekilde konuluyordu. Ölen kişinin yaşamdaki gibi ayakta olması üzerine uygulanan bir gelenekti. Daha sonra sanduka mühürlenir ve üzerine kişinin isminin ve mesleğinin belirtildiği yazılar konulurdu.
Çoğunlukla meşe, çınar, selvi, limon, incir, sedir ve narenciye gibi sert ağaçlardan üretilen levhalar zımparalanarak pürüzsüz hale getirildikten sonra astarlanarak resim çizmeye uygun hale getiriliyordu. Dönemin modası hakkında da bir kaynak niteliğinde olan portreler, Roma modasını yansıtan kıyafetler ve saç şekillerinin yanı sıra, çoğunlukla dönemde kullanılan altın, zümrüt, akik, lal, ametist ve inciden oluşan mücevherlerle de resmediliyordu. Saç şekilleri ise çoğunlukla kalın bukleler ve gevşek topuzlardan oluşuyordu.
Birbirlerine çok benzeyen portrelerde yalnızca gözler, yüze oranla büyük betimlenmiş, bu betimleme ile de portrenin etkileyiciliği arttırmıştır.